Ana Sayfa > Site Yazarları

nurana tagieva - admin
BAZI DUYGULARIN KOKUSU KALICIDIR
04 Temmuz 2019 - 499 okunma

Bazı duyguların kokusu kalıcıdır. Yıllar geçse bile üzerine siner o ağır koku insanın. Her o kokuyu aldığında hatırlatır kendini, yineler verdiği sancıyı. Derin bir ahla içine çekersin geçmişin şu anki zamanda kendini açıkça ortaya bırakan yaşanmışlığını. Yani bir geçmemişlik hissi sarar varlığının her zerresini. Sen kaçtıkça geçmişin keşmekeşli, ızdırap dolu anılarından ansızın duyduğun o koku seni kendine çeker.
            Haziran ayının bedenimi sarıp sarmalayan, içimi kaynatan, dilimin dudağımın suyunu kurutan, derimi yapış yapış dokunulmayacak hale sokan sıcak mı sıcak havasını soluyorum bugün. Dünden beri sanki demir parmaklıklar arkasındaymışım gibi özgürlüğümü kısıtlayan aşağılık bir duyguyla kıyasıya savaş başlatmış durumdayım. Tabii etkisi yavaş yavaş azalıyor ama 20 saat geçmesine rağmen varlığını rahatsız olmadan sürdürüyor kalbimde. Bazen düşünüyorum acaba bu duyguları yaşayarak birçok şeyi tecrübe edinmiş olduğum gerekçesiyle yoktan mı var ediyorum yoksa gün içerisinde başıma gelen saçmalıklardan mı kaynaklanıyor. Bilemiyorum. Bildiğim tek şey var o an hissettiğim o duygudan başka hiçbir şeyin gerçekliğini kavrayamıyorum.
           Arabanın içerisinde, yeşil yapraklı, uzun gövdeli ağaçların gölgesinin huzur veren sessizliği eşliğinde oturuyorum. Aşırı sıcaktan dolayı pantalonumun ıslaklığı rahtlatsız edici boyutta. Yemyeşil yapraklı devasa agaçların insanoğlunun yapısıyla asla bağdaşmayan, kılını bile kıpıldatmadan aynı yerde durakalmasının ilginçliği, yıllanmış şarap misali yaşlandıkça güzelleşmesi, üstelik agaçların da bir canlı olması gerçegine göre olaya mantıksal bakışaçısıyla yaklaşmaya yeltenince, iyice beynimin ötürücü sinyallerinin bir hayli yorulduğunu farkediyorum. Hayal dunyasından gerçeğe geçiş yapan düşüncelerim dün gecenin etkisine tekrar kapılıyor. Herşey kontrolüm dışında. Aah annem aaah, kimbilir ne hisler yaşadın dün gece. Anne olmasam da tahmin edebiliyorum, içinde kopan fırtınaları. Tam da iki saat dişimi sıkıp, dayanmıştım. Çünkü içimde kendiliğinden oluşan güçlü kalma ve gerçekleri kabullenememe olgusunun getirdiği farkındalıktan yoksun bir güce dayamıştım sırtımı. Daha ne kadar dayanabilirdim ki. Yine de iyi dayanmıştım, dile kolay tam iki saat. Bir de yapayalnızdım ve beni bu etkiden çıkarabilecek hiç kimsem yoktu. Yani yalnızlığın da afilisi..
           Yol boyu araba kullanırken içimi deşen bir ezilmişlik duygusu eşlik ediyordu bana. Beynim sürekli çalışıyor ama aynı konu üzerinde dönüp duruyor. Bir sonraki sayfaya geçmemek için adeta diretiyor. Eve vardığımda bardağın son damlası usulca düşüverdi, ayaklarımın altına.
Annem;
-Ne oldu gitmedin mi? 
-Hayır, gidemedim. Benim hiçbir şeyim yok bu hayatta, anne. Ben hiçbir şey kadar bile değilim.
             Ve boğulan sesimi susturdu, gözyaşımın saatlerdir benim zorumla bastırılan hıçkırığı. Odama koştum, kapıyı kapattım. Saatlerce olabildiğince içtenlikle ağladım da ağladım. Ama ağlamaktan da yoruluyor insan. Kalbim sanki içerden dışarıya fırlamak ister gibi küt küt atıyordu. Korkunç derecede acı hissediyordum. Acının tuzlu gözyaşıyla demlenme şeklini kendimde bir kez daha yaşamıştım. İçimdeki o çığlık çığlığa haykıran ses ağlamaklı yorgunluğun tesiriyle böbürlenerek, öldür beni susmam diyordu.
 
 
              İçimin yangınıyla beynimin mantığı arasında deli bir konuşma serüveni başlamıştı. Geç önüne geçebilirsen. Farkındalık olgusu da işin içine karıştı mı eyvah, yazık ben. Onları dinlerken bir de baktım 27 yaşındayım. Gençliğimde 30’lu yaşlardakilerin söylediği sözleri hatırlattı, beynim kalbime. “Keşke ben de 20’li yaşlarda olsaydım” diyorlardı. Ben de o an yaşımın farkına varınca anlık imrendim, kontrol dışı “evet keşke” dedim. Sonra mantığım; Ne farkedecekti ki? Ne değişti o yaşla bu yaş arasında? dedi. Sustum. Kinim, kibrim hemen koşar adımlarla gelip, oturuverdi baş ucuma. Beynin, mantığın, kalbin ve farkındalığın karamsarlıkla yüklü muhabbetine eşlik etmek için. Kinim ilk fırsatta konuya atladı. “Yaşatmadılar ki... Ömrün en güzel çağlarında; iyirmi, iyirmi bir, iyirmi iki, iyirmi üç yaşlarında yaşatmadılar. Bir daha gelse o yaşlar yine yaşatmayacaklar. Nasıl ki geç değil iyirmi yedi yaşındasın daha, hala yaşatmadıkları gibi.” Ben, tüm bu her biri birer canlı insanmış gibi davranan olgularla ne halt edeceğimi doğrusu bilmiyorum. Belki uyku, belki bir tek çözüm yolum uykudur, yarına kalmaz sular durulur, her duygum kendi köşesine çekilir diye düşündüm. Ve uyudum da..           
            Sabah uyandığımda sarhoş misali dün geceden kalmaydım. Üzerimdeki o karamsarlığı hala atamamıştım. Ama düne nazaran bir hayli iyiydim. İş yerinde çalışma masamda öğle saatlerine doğru kendi kendimle konuşmayı denedim. Neyin var senin? Ne oldu? Dünden beri yakanı bırakmayan bu duygunun adı ne? diye sordum kendime. Durup düşündüm ve hislerimin kimliğini, nerden geldiğini, neden kaynaklandığını bulmayı denedim. Buldum da.
            Özetle; İçimde ne istediğini çok iyi bilen, istediği hiçbir şeyi elde edemeyen, elde edememeği bir türlü kabullenemeyen ve kabullenememenin sonucunda mutsuzluğa sürüklenen kırgın bir kalp taşıyorum. Sonra dedim: yetmez mi? Gayet net ve olası bir ruh halindeyim. Hiç kınamadım kendimi. Anlayış gösterdim. Eskiden ben ne istedigini bilmeyen o yüzden de herşeyden yoksun, herşeyin ortasında bir yerde olduğumu sanardım. Meğerse kendimi dinlemeyi hiç denememişim. Hep kaçmışım kendimden. Aslında ne istedigini cok iyi bilen biriymişim. Fakat, istediklerime ulaşamıyor ve ulaşamadıkşa güçsüzleşiyor, içimde kurduğum dünyayı giderek kendi ellerimle darmadağın ediyormuşum. Bu durumun farkına şimdi varıyorum. Şimdi anlıyorum beni, duygularımın sessiz çığlığının nedenini. Artık içim rahat, en azından neden mutsuz olduğumu biliyorum.
 

Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


nurana tagieva Diğer Yazıları

Anasayfa | Künye | Gazeteler
CH
UA-107511990-1